08 Eylül 2006

İnsan


İnsan nedir ve kaça ayrılır?
Her insan, sırf varolduğu için sevilmeli sayılmalı mıdır?
"İnsan sosyal ve düşünen hayvandır" denildiğine göre sosyalleşemeyen, sosyal yaşam kurallarına uymayan ve aklını kullanmayan, düşünmeyen insanlara hayvan diyebilir miyiz?
Liv Tyler bir insan mıdır yoksa ona insan diyenin... Melek midir Liv Tyler?
Çirkin ve fakir olmak mı yoksa zengin ve güzel olmak mı? (Şaşırtmalı soru)
İç güzellik mi dış süperlik mi?

Yüzyıllardır insanların aklını karıştıran bu ve benzeri sorular haliyle benim de aklımı karıştırabilirdi sevgili okuyanlar. Ama karıştırmadı çünkü ben zaten cevapları biliyordum. Kıskanılacak bir şey, değil mi? Sıradan insanların tümünün, sıradan olmayan insanların da azımsanmayacak bir kısmının aklını karıştıran, zihnini bulandıran şeyler benim için hep "Zaten bunun cevabını biliyordum." dediğim ufak detaylar oldu. JFK suikastinin iç yüzü, ilk uzay yolculuğu, Malazgirt Savaşı, Sabetay Sevi ve takipçileri, Mustafa Kemal'in Sabetay olduğu iddiası, Da Vinci Şifresi'nin ne olduğu, Polat Alemdar'ın gerçek kimliği, İstiklal Marşı'nın 10 kıtası, Fenerbahçe'nin flaş yüzüncü yıl transferleri benim hep bildiğim şeylerdi.
İnanılmaz, değil mi? Hatta aranızda bazıları salladığımı iddia edebilir. Bu onların ayıbıdır. Yorum yapmayacağım.
Neyse, polemiğe girmeden sizi bilgilendirmeye başlamam lazım. Çok vaktim yok çünkü...
Evet, insan nedir ve kaça ayrılır diye gelip de bir sorsalar, haykırış olur sesim. İğrenç bişidir ve son sayımlara göre milyarlara ayrılır, diye cevaplarım bu soruyu.

Cuma'ya gittim geleceğim.

(16 rekat sonra devam ediyorum)

"İnsan iğrenç bişidir ve son sayımlara göre milyarlara ayrılır." demiştim en son. Bu bilimsel tespitimi daha da detaylandırmam gerekirse, temel olarak insanlar ikiye ayrılır. "Bacaklarından cart diye" esprisini -neresi espriyse artık- umutla bekleyenler hemen blogumu terketsin. Neyse, temel olarak ikiye ayrılır insanlar; Erkekler ve erkek olmayanlar. Çeşitli kanunlar, anayasal hak ve özgürlükler nedeniyle daha fazla konuşamam bu konuda, kusura bakmayın.
İnsan doğan, büyüyen ve sonunda ölendir. Ölmeyenlere vampir diyoruz. Ama onlar da kazığı yiyince ölüyor. Demek ki ölümsüzlük diye bir şey yok. Biz Türk halkı olarak vampirlerden daha dayanıklıyız. Neden mi? Yıllardır kazık yememize rağmen kör topal yaşamaya devam ediyoruz. (Bunları Levent Kırca yazdı biraz önce, sonra da "Off süper sosyal mesaj oldu, hem de komik di mi?" dedi. )

Levent Kırca ağabeyin beline beline sopayı verip başımdan attıktan sonra tekrar konumuza dönüyorum. İnsan! Peki her insan, insan mıdır? Yanımdan geçerken "hark tuu" diyerek yola tüküren, kazara da olsa omuz atıp, özür bile dilemeden yoluna devam eden, hiçbir toplumsal kurala uymayan, saygısızlıkta çığır açan... Bu kişiler insan mıdır? Ya da cehalet içinde yüzerken kendini geliştirmek için zerre çaba harcamayan, hangi partiye neden oy verdiğini bilmeyen, iki satır kitap okumayan, yanımdan geçerken "hark tuu" diyerek yola tüküren... Bu adama kılım, o yüzden her fırsatta rezil etmeye uğraşıyorum. Öküz; nasıl tükürdü ya, göl gibi oldu kaldırım, balgamlı balgamlı.
Ben şahsen bu örnekler doğrultusunda her insanı insani kriterler içinde değerlendirmem gerektiğini düşünmüyorum. Bu adama saygı duymak gibi zorunluluğum yok. Hatta yer yer saygısızlık bile edebilirim. Çünkü kendisi insanî eğitim yöntemlerinden değil, musibete dayalı hayvanî yöntemlerden anlar. Allah belasını versin ya, balgamlı balgamlı...

Liv Tyler ile ilgili soruya gelince... Liv evli barklı, çoluk çocuk sahibi bir insandır. Hakkımızda çıkarılan dedikoduları da anlayamıyorum. Bu konuda daha fazla konuşmak istemiyorum. Sevgilim benim gözümde 52 Liv Tyler'dır!

İşte çok kilit bir soru; Çirkin ve fakir olmak mı yoksa zengin ve güzel olmak mı? Kişisel görüşümü sorarsanız, ki benim blogum burası, sormasan da söylerim arkadaşım... Bence cevap zengin ve güzel olup üstüne de mutlu ve huzurlu, bir o kadar da zeki ve esprili olmaktır. Yalansa yalan diyin.. Deseniz de duymam ki hahaaa!

O zaman başka bir soru; İç güzellik mi dış süperlik mi? Aranızdan bazılarının "aman sağlıklı olsun da.." diye cevap verdiğini hisseder gibi oldum birden. Zannımca diyorum ki; dış süperlik olmasa insanlar bu kadar çabuk kaynaşamazlardı. İnsan dediğin iğrenç bişi sonuçta, belirli ön yargıları var. Eğer ulu bir şahsiyet değilseniz karşınızda sevgili İlyas Salman ve Kıvanç Tatlıtuğ dururken (hanımlara soruyorum) hangisiyle konuşursunuz? Tabii ikisini de ilk defa görüyorsunuz, İlyas Ağabey'in o üstün sanatçı kişiliğini tanımadığınızı varsayıyoruz. Ben yaptığım araştırmaya göre araştırmama katılan kadınların %97,4'ünün Kıvanç Tatlıtuğ cevabını verdiğini gördüm. Aynı soruyu erkeklere "Yıldız Tilbe mi Ayşen Gruda mi?" şeklinde sorduğumda %100'e yakın bir oranda "Eben" cevabını aldım.

04 Eylül 2006

Esismen'den bir baş yapıt: Tünel. Gururla sunarım.

Akşam meltemi.. Serin.. Yüzüne çarpıyordu, ne kadar hoş...
Mangaldan gelen kokular iştahını iyice açmıştı. Çocukların koşuşturması başını ağrıtıyordu ama en nihayetinde onlar çocuktu; koşacak, bağıracaklardı. Ama esas başka bir ses beynini kemiriyordu. Ne sesiydi bu? Tıkır tıkır... Birbirine sürtünen tahtalar? Metalik bir ton da mı vardı yoksa seste? Tıkır tıkır... Gırç... Kapı? Kilit?
Cellat bir anda irkildi ve yastığının altındaki Desert Eagle'a adeta yapıştı. Çocuklar nerde? Mangalın kokusu kaybolmuştu. Yorucu geçen bir günün ardından, ki bu görev ve ölüm demekti, daldığı o mükemmel uyku bölünmüştü anlaşılan.
Fakat bu sersemliği çabuk atlattı Cellat. Tetikte bir yaşam sürmek, hızlı ve ihtiyatlı olmayı gerektiriyordu. Allah kahretsin, çok sinir bozucuydu böyle yaşamak. Ama bu seçimi yıllar önce kendisi yapmıştı. Şikayete hakkı yoktu. Ölebildiği kadar geç ölmek, öldürebildiği kadar çok öldürmek tek şansıydı.

Kapıdaki tıkırtılar kesilmişti... Hızla silahının susturucusunu takan Cellat, gerilmiş bir halde namlusunu kapıya doğrulttu. Nefesini ayarladı, yavaşça tetiğin boşluğunu aldı. O mesafeden hedefinin kafasını patlatmaması imkansızdı...

Sessizliği bozan ayak sesleri duydu Cellat. Ama bir gariplik vardı. Ayak sesleri ondan uzaklaşıyordu. Anlamadı, tedbiri elden bırakmadan, yatağın yanından süzülerek kapıya ilerledi. Sırtını duvara vermişti ve adeta nefes almıyordu. Çevik bir hamleyle kapıyı açtı, silahını karanlığa doğrulttu. Kimse yoktu. Sessizlik ve lanet olası karanlık...
Artık gecenin geri kalanını burada geçiremezdi. Hem zaten 1 2 saate gün doğacaktı, değil mi? Çantasına şöyle bir göz attı, yerindeydi. Hemen dolaba uzandı, üstüne bir şeyler giydi. Burayı olabildiğince çabuk terketmeliydi. Silahını beline yerleştirirken halen açık olan kapının önünde bir şey dikkatini çekti. Bir zarf..
Toparlanıp çıkmaya hazır olana dek zarfı almadı. Merak etmeyi seviyordu. Merak duygusu korkunun önüne geçiyordu çünkü şu anda.
Eğildi, zarfı aldı. Ama açmadı. Hızla köhne binadan çıktı, sabahın o saatinde bomboş olan sokaklara attı kendini.
"Önce güvenlik" diye düşündü. Ve sağa saptı. 500 metre ileride ufak bir cami vardı. Zarfın içine bakacak, kafasını toplayacak ve ne yapacağına karar verecekti.
Camiye varmıştı. Karşı kaldırımda sokak lambasının aydınlatmadığı bir köşede bekledi, etrafını inceledi. Berlin'i hep sevmişti. Daha önce 4 ya da 5 görev için gelmişti Berlin'e. Bu seferkinin son görevi olmasına üzülüyordu açıkçası. Ama daha önemlisi hayatının sonu olmamasıydı.

Etrafta anormal bir şey gözükmüyordu. Yine de temkinli adımlarla, kapılarının 24 saat açık olduğunu bildiği camiye doğru ilerledi. Abdesthaneleri geçerek caminin kapısına geldi. İçerisi sessizdi. Ayakkabılarını çıkardı, ilerledi. Caminin minberden en uzak köşesine, gölgeye sığındı. Cellat'ın en iyi dostu her zaman gölgeydi. Şimdi sakin ve daha huzurluydu. Tıka basa dolu sırt çantasının ön gözünden zarfı çıkardı. Sarı, pürüzlü bir zarf... Arka yüzünde, elle MEG-A/Kod A yazıyordu.
- MEG-A.. Kod A mı? Hasiktir! dedi Cellat. Sonra camide küfrettiği için bir an suçluluk hissetti. Ama şimdi bundan daha önemli şeyler vardı. Zarfı adeta parçalayarak açtı.


Ne günlerdi ama... 1978 Ağustos'u. 16 yaşındaydı Cengiz. Kan kardeşleri Timur ve Alparslan'la haytalık ederlerdi. Ama o dönemlerde haytalık bile tehlikeliydi İstanbul'da. Cengiz Nevşehirliydi. Amca çocukları olan Timur ve Alparslan ise Yozgat'tan 5 6 sene önce İstanbul'a gelmişti. Üç delikanlı kısa sürede birbirlerine ısınmışlar, sürekli birlikte vakit geçirir olmuşlardı. Timur grubun en büyüğüydü. 17 yaşında, milliyetçi bir gençti Timur. Zaten mahallelerinin çoğunluğu öyleydi. Orta Anadolu'ya has, mert, özü sözü bir insanlardan oluşuyordu küçük ve tedirgin bu mahalle.


DEVAM EDECEK

Vira bismillah

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ

Benim de artık bir blogum var. Kalbim kadar temiz bu sayfayı günden güne, hayatın acısıyla tatlısıyla dolduracağım... Yalan be, iki gün takılır sonra unuturum ben..

Merhabayın

Burası ara sıra aklıma gelen, kafamı toplayıp bi' şeyler yazabildiğim zaman uğradığım, pek de matah olmayan bir blog. Beğenilerinizi dostlarınıza, şikayetlerinizi 155'e iletiniz. Beni uğraştırmayın