04 Eylül 2006

Esismen'den bir baş yapıt: Tünel. Gururla sunarım.

Akşam meltemi.. Serin.. Yüzüne çarpıyordu, ne kadar hoş...
Mangaldan gelen kokular iştahını iyice açmıştı. Çocukların koşuşturması başını ağrıtıyordu ama en nihayetinde onlar çocuktu; koşacak, bağıracaklardı. Ama esas başka bir ses beynini kemiriyordu. Ne sesiydi bu? Tıkır tıkır... Birbirine sürtünen tahtalar? Metalik bir ton da mı vardı yoksa seste? Tıkır tıkır... Gırç... Kapı? Kilit?
Cellat bir anda irkildi ve yastığının altındaki Desert Eagle'a adeta yapıştı. Çocuklar nerde? Mangalın kokusu kaybolmuştu. Yorucu geçen bir günün ardından, ki bu görev ve ölüm demekti, daldığı o mükemmel uyku bölünmüştü anlaşılan.
Fakat bu sersemliği çabuk atlattı Cellat. Tetikte bir yaşam sürmek, hızlı ve ihtiyatlı olmayı gerektiriyordu. Allah kahretsin, çok sinir bozucuydu böyle yaşamak. Ama bu seçimi yıllar önce kendisi yapmıştı. Şikayete hakkı yoktu. Ölebildiği kadar geç ölmek, öldürebildiği kadar çok öldürmek tek şansıydı.

Kapıdaki tıkırtılar kesilmişti... Hızla silahının susturucusunu takan Cellat, gerilmiş bir halde namlusunu kapıya doğrulttu. Nefesini ayarladı, yavaşça tetiğin boşluğunu aldı. O mesafeden hedefinin kafasını patlatmaması imkansızdı...

Sessizliği bozan ayak sesleri duydu Cellat. Ama bir gariplik vardı. Ayak sesleri ondan uzaklaşıyordu. Anlamadı, tedbiri elden bırakmadan, yatağın yanından süzülerek kapıya ilerledi. Sırtını duvara vermişti ve adeta nefes almıyordu. Çevik bir hamleyle kapıyı açtı, silahını karanlığa doğrulttu. Kimse yoktu. Sessizlik ve lanet olası karanlık...
Artık gecenin geri kalanını burada geçiremezdi. Hem zaten 1 2 saate gün doğacaktı, değil mi? Çantasına şöyle bir göz attı, yerindeydi. Hemen dolaba uzandı, üstüne bir şeyler giydi. Burayı olabildiğince çabuk terketmeliydi. Silahını beline yerleştirirken halen açık olan kapının önünde bir şey dikkatini çekti. Bir zarf..
Toparlanıp çıkmaya hazır olana dek zarfı almadı. Merak etmeyi seviyordu. Merak duygusu korkunun önüne geçiyordu çünkü şu anda.
Eğildi, zarfı aldı. Ama açmadı. Hızla köhne binadan çıktı, sabahın o saatinde bomboş olan sokaklara attı kendini.
"Önce güvenlik" diye düşündü. Ve sağa saptı. 500 metre ileride ufak bir cami vardı. Zarfın içine bakacak, kafasını toplayacak ve ne yapacağına karar verecekti.
Camiye varmıştı. Karşı kaldırımda sokak lambasının aydınlatmadığı bir köşede bekledi, etrafını inceledi. Berlin'i hep sevmişti. Daha önce 4 ya da 5 görev için gelmişti Berlin'e. Bu seferkinin son görevi olmasına üzülüyordu açıkçası. Ama daha önemlisi hayatının sonu olmamasıydı.

Etrafta anormal bir şey gözükmüyordu. Yine de temkinli adımlarla, kapılarının 24 saat açık olduğunu bildiği camiye doğru ilerledi. Abdesthaneleri geçerek caminin kapısına geldi. İçerisi sessizdi. Ayakkabılarını çıkardı, ilerledi. Caminin minberden en uzak köşesine, gölgeye sığındı. Cellat'ın en iyi dostu her zaman gölgeydi. Şimdi sakin ve daha huzurluydu. Tıka basa dolu sırt çantasının ön gözünden zarfı çıkardı. Sarı, pürüzlü bir zarf... Arka yüzünde, elle MEG-A/Kod A yazıyordu.
- MEG-A.. Kod A mı? Hasiktir! dedi Cellat. Sonra camide küfrettiği için bir an suçluluk hissetti. Ama şimdi bundan daha önemli şeyler vardı. Zarfı adeta parçalayarak açtı.


Ne günlerdi ama... 1978 Ağustos'u. 16 yaşındaydı Cengiz. Kan kardeşleri Timur ve Alparslan'la haytalık ederlerdi. Ama o dönemlerde haytalık bile tehlikeliydi İstanbul'da. Cengiz Nevşehirliydi. Amca çocukları olan Timur ve Alparslan ise Yozgat'tan 5 6 sene önce İstanbul'a gelmişti. Üç delikanlı kısa sürede birbirlerine ısınmışlar, sürekli birlikte vakit geçirir olmuşlardı. Timur grubun en büyüğüydü. 17 yaşında, milliyetçi bir gençti Timur. Zaten mahallelerinin çoğunluğu öyleydi. Orta Anadolu'ya has, mert, özü sözü bir insanlardan oluşuyordu küçük ve tedirgin bu mahalle.


DEVAM EDECEK

3 yorum:

Adsız dedi ki...

bunlar reklam kokan hareketler mayk.

Adsız dedi ki...

sokmayın havaya şu kabiliyetsizi.

Adsız dedi ki...

cahillerin fikrini ozgurce zavalli yeni yetmelere ulastirabildigi su www den nefret ettim, burama geldi artik :(

Merhabayın

Burası ara sıra aklıma gelen, kafamı toplayıp bi' şeyler yazabildiğim zaman uğradığım, pek de matah olmayan bir blog. Beğenilerinizi dostlarınıza, şikayetlerinizi 155'e iletiniz. Beni uğraştırmayın